Geceleri, insanın tek başına sarhoş olmak için seçtiği yanlış zamanlardır. İlk kadehten sonra bedeninize yavaş yavaş yayılan uyuşuklukla birlikte kendini belli etmeye başlayan bir anlamsızlık hissedersiniz. Duvarlara bakarsınız, odadaki eşyalara, yer kaplamasına, içki şişesine, sigara paketine ve nesnelerin hepsi size neden orada durduklarını bilmediklerini fısıldar. Onların orada oluşlarıyla ilgili sizin de onlara verebilecek hiç bir açıklamanız yoktur. Tutun ki, bilgisayarın başındasınız. Masaüstünüzde duran dosyalara şöyle bir iki tıklarsınız, msn listenizdeki arkadaşlarınıza bakarsınız, o makinenin belleğinde olan verileri bir bir gözünüzün önünden geçirirsiniz. Sevdiğiniz şarkıları dinlemek zülüm gibi gelir. Hiç bilmediğiniz müziklerde dolaşmaya karar verirsiniz. Sohbet odalarına dalarsınız. Bir süre sonra bütün her şeyden aldığınız heyecan tükenir. Sohbet odalarındaki yığılma çekilmez bir hal alır, msn sohbetleri işkenceye dönüşür. Ekranda yanıp sönen pencereler başınızı döndürmeye başlar. Bu anlamsızlığın içinde sığınacak bir ada arasınız. Yazmak gelir aklınıza, içinizde olan, başını ve sonunu bilmediğiniz, bir tanımı olmayan, o duygu sürecini yazarak geçirmeye, geçiştirmeye karar verirsiniz. İçkinizi tazelersiniz, ellinizle yazacaksanız masada fazlalık olacak eşyaları bir yere yığarsınız; bilgisayarda yazacaksınız dikkatinizi dağıtacak bütün pencereleri kapatır, yeni bir word sayfası açar ve beklersiniz. Bilgisayarda “?” işareti konularak yapılan bir arama gibi, beyninizde bir arama gerçekleştiriliyordur. O kadar çok veri bulunur ki, hangisinden başlayacağınızı kestiremezsiniz. Ve en sonunda ne olursa olsun, her hangi bir şey yazmaya karar verirsiniz. Kağıda ilk cümleyi yazarsınız.
Artık inanılmaz bir çekim alanına girmişsinizdir. Dil, sizin denetiminiz dışında ilk cümlenin ardına gelebilecek diğer cümleleri beyninizde sıralamaya başlamıştır. Seçim yapmaya bile fırsat kalmadan karşısındaki sayfada harflerin aktığını görürsünüz. Olay, kendiliğinden gelişiyor gibidir. Bir cümle ve sonrasında, onun arkasına yığılan anlamlı ya da anlamsız onlarca sözcük. Neler yazdığınızı merak edersiniz ama dönüp bakmaya cesaret edemezsiniz. O andaki şevkinizin kırılacağı korkusuyla yazmaya devam ediyorsunuzdur.
İlk cümleden sonrası size hayal gücünüze giriş için bir kapı açmıştır. Siz, oradaki sonsuzluğu sizin için değişik birçok çağırışımı olan sözcük öbekleri ile sınırlandırmaya çalışıyorsunuzdur. Baktığınız duvar artık sizin için sadece bir yüzey değil, üstünde binlerce parmak izi, binlerce minik organizma olan, bu odada yaşananlara tanıklık etmiş bir canlıdır. Klavyedeki ‘k’ harfine kaç kere basmış olabileceğinizi, o tuşun en çok hangi arkadaşınızla konuşurken kullanıldığınızı düşünürsünüz. Bardağınızda yavaş yavaş azalmakta olan içki, sizin için koskocaman bir imalathaneye dönüşür. Görünen dünyanın ötesinde, sizin kafanızın içinde yatan diğer bir dünyayı, karşınızda duran sayfaya geçirmek için direnirsiniz. O anda fark edersiniz ki, karşınızdaki ‘şey’ sadece sözcüklerden değil, başka bir dünyanın ilişkilerinden meydana geliyordur. Sizin yaşadığınız zamana kadar kafanızın içinde kurulan bağlantıları orada görmek sizi irkiltir. Geri çekilirsiniz. Korkmaya başlarsınız. Ama, otomatikleşmişsinizdir ve kendinize engel olmazsınız. Harfler akmaya devam ediyordur.
O güne kadar farkında bile olmadığınızı sandığınız her ayrıntıdan beyninize anlamlar fırlıyordur. Bir kitabın soluk yeşil kapağı sizi çocukluğunuza götürür, giysinizdeki bir kıvrımdan bir sergiye gidersiniz, tırnaklarınızın yamukluğu anneannenizi çağrıştırır. Bu anlam dünyasını kağıda geçirmekte zorlanırsınız. Sanki siz orada durmuşsunuzdur ve etrafınızdaki nesneler hep bir ağızdan size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Beyniniz bu kakafoni anında ne yapacağını şaşırır. Odak noktanızı yitiririsiniz. Oysa elleriniz beyninize inat, çalışmaya devam ediyordur. Onun bile farkında olmadığı anlamlar oluşturuyordur karşınızdaki kağıdın üzerinde.
Alışkın olduğunuz gerçekliğin, başka bir gerçeklikle yer değiştirdiği oldukça esnek bir dünyadasınızdır. Ve ne yaparsanız yapın, bu dünyaya siz hükmedemezsiniz. Bu dünyada varolanların sürekli değişen kendi kuralları vardır. Kuralları ezberleyemezsiniz, kurallara göre hareket edemezsiniz, ama oraya da ait olamazsınız, sizin kendi oturmuş gerçekleriniz vardır. Bu gerçekleri o dünyaya dikte etmeye çalışırsınız. Her adımınız o dünyanın size üstünlüğüyle son bulur. Denersiniz, en azından orayı olduğu gibi, o an için aktarmak istersiniz, oysa orası çoktan değişmiştir. Korkarsınız, geri çekilirsiniz, o dünyanın hükmünü kabul edersiniz. Sözcüklerin beyninizi kemirmesine, orada girilmemiş hiçbir alan bırakmamasına izin verirsiniz. Artık yazmak ya da yazmamak sizin için önemli değildir. Gözlerinizi kapatır ve o güne kadar farkında olmadan kendi kendinize oluşturduğunuz bağlantıların gözlerinizin önünden geçmesini izlersiniz. Ağlıyorsunuzdur, gök bulutludur ve karşıda bir şimşek çakar. Belki bu gördüğünüz ilk soyut tablodur. Annenizin saçını çekersiniz, acı duyarsınız. Ciddi bir toplantıda herkes gülüyordur ve toplantını yapıldığı masa uzayda kaybolmak üzeredir. Gözlerinizin önündeki görüntüleri asla kağıda geçiremeyeceğinizi bilirsiniz. Çünkü, o görüntüler yoğun birer his sıkışmasına neden olan duyumlardır. Hiçbir dilde tarifi olmayan bir gerçekliğin içinde kaybolmuşunuzdur. Görünen nesnelerin diliyle anlatılamayacak bir ‘kendi zamanı’ içinde hızla yol alırsınız. Dayanamayacak derece yoğun bir bombardıman altında kalınca gözlerinizi açarsınız. Her şey oradadır. Bardak yarısı dolu karşınızda durmaktadır. Sigara paketi olduğu gibi sizi beklemektedir. Duvarlar, yerindedir. O kadar uzun bir yolculuğun ardından neredeyse hiç geçmemiş olan zamana hayret edersiniz.
Siz yaşadığınızdan daha fazlasını görmüşsünüzdür, oysa zaman neredeyse hiç geçmemiştir. Beyniniz yorgun düşer, ellerinizin anlatacak bir şeyi kalmamıştır. Başka bir ‘kendi zamanı’na, düşlerin dünyasına gitmek için ışığı söndürürsünüz.